|
ÜLKEMİZDE HUKUKUN
VİCDAN VE AHLAK SORUNU
Doç. Dr. Muhammet ÖZEKES
GİRİŞ
Hukuk kurallarıyla ahlak kuralları arasındaki temel farklılık, hukuk
kurallarının ahlak kurallarına göre yaptırım gücünün yüksekliği, hukuk
kurallarına aykırı davranıldığında devletin zor kullanma yoluyla bu aykırılığı
gidermesi veya hakkı yerine getirmesidir. Bunun dışında, hukuk da ahlak da
toplumsal düzen kurallarıdır; her ikisi de toplumun birlikte yaşamasını
sağlamaya, toplum düzenini ayakta tutmaya yarar.
Her ne kadar hukuk ve ahlak arasında farklılıklar bulunsa da, bu iki
kural türü birbirini yok sayamaz. Her şeyden önce ahlak, meşru oldukları sürece
hukuk kurallarına uygun davranmayı emretmekte, bir çok hukuk kuralının
temelinde de tüm insanlığa veya o topluma malolmuş ahlaki anlayışlar
yatmaktadır.
Hukuk ve ahlakın kesiştiği diğer bir nokta ise vicdandır. Zira, ahlak
kişinin vicdanı ile hesaplaşmasını; hatta toplumsal vicdan toplumun kendisi ile
hesaplaşmasını gerekli kılar. Hukuk ise, bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulduğunda,
kurallar ve objektif ölçüler içerisinde de olsa hâkimin vicdanının hakem
kılınmasıdır.
Bu yazıda, özellikle günümüzde, hukuk kurallarını koyarken, hukuku
öğretirken, hukuku uygularken hukuk, vicdan ve ahlak ilişkisinin neresinde
olduğumuz hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koymaya çalışacağız. Yazının
başlığı olan hukuk uygulamasında vicdan ve ahlak sorunundan kasıt, yalın
anlamda sadece günlük uygulamalar olmayıp kuralın konulmasından uygulamasına
kadar geçen tüm süreçlerdir. Bu çalışmada, hukuk eğitiminden başlayarak, kural
koyma ve uygulama aşamasına kadar, ülkemizde hukukun etik sorunları üzerine bir
bakışı ve düşüncelerimizi ortaya koymaya çalışacağız.
I. GENEL OLARAK VİCDAN
VE AHLAKIN HUKUK İÇERİSİNDE DOĞAL VE POZİTİF TEMELİ
Hukukun ilk ortaya çıktığı günden bugüne kadar, belki de en önemli
sorunu, bir uyuşmazlığın içinde yer alan, tarafı olan ve uyuşmazlığı
çözenlerin, bu uyuşmazlık süreci içerisinde ortaya koydukları davranışların
ahlakiliği sorunudur. Bir hukuk kuralını koyarken ve bu kuralı uygularken bunun
toplum vicdanında da kabul görebilir olması, sorunun çözümünde, kuralların
içerisinde kalınıyor görünse dahi ahlaka aykırı davranılmaması gerekir. Bu
sebepledir ki, hukuk felsefesi ve genel kamu hukuku anlayışı ve anayasa hukuku
ile insan hakları bakımından, kanunî olma, hukukî olma ve meşru olma arasında
ayrımı yapılmıştır. Bu, doğal hukuk anlayışının da bir yansımadır. Ayrıca,
meşru olmayan, insan haklarına aykırı kurallara karşı, kişilerin sivil
itaatsizlik veya direnme haklarını kullanarak karşı koymaları da kabul
edilmektedir.
Yukarıdaki kısa açıklamadan vicdan, ahlak ve hukuk
ilişkisinin doğal hukuk anlayışı içerisinde kalan salt bir ideal olduğu
sonucuna varılmamalıdır. Bu konuda, gerek iç hukuk gerekse özellikle insan
hakları çerçevesinde uluslararası düzenlemelerde bir çok pozitif temel bulmak
mümkündür. Ancak, burada ayrıntısına girmeden basit ve ilkesel bazı noktalarda,
vicdan ve ahlakın hukuk içerisindeki pozitif yerine değinmeye çalışacağız.
Anayasanın 138. maddesinin 1. fıkrasında “Hâkimler, görevlerinde
bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî
kanaatlerine göre hüküm verirler.” denilmektedir. Dikkat edilirse burada
vurgu yapılan, kanun ve hukuk değil, vicdani kanaattir. Çünkü, hâkimin hüküm
verirken kendi vicdanı ile başbaşa kalacağı ve ona göre bir değerlendirme
yapacağı açıktır. Kanun ve hukuk ise, vicdani kanaat oluşturulurken dikkate
alınacak ölçü ve bir noktada da sınırdır. Yani, vicdani kanaate göre karar
vermek, keyfi karar vermek değildir. Bu sebepledir ki, hukukun kabul ettiği
vicdani kanaat, objektifleştirilmiş, keyfiliğe izin vermeyen bir
sübjektivitedir; soyut ve genel olan hukuk kuralları, sübjektif bir husus olan
vicdani kanaatin mümkün olduğunca en objektif şekilde ortaya çıkmasını sağlamaya
çalışır. Yine bu sebepledir ki, mahkeme kararları gerekçeli olmalı, hem de
hukuki ve mantıki örgü korunup neden sonuç ilişkisi açıklanarak bir gerekçe
oluşturulmalıdır. Görülüğü üzere, sınırları ve ölçüsü belirtilse de, hukukun
son noktası, temel hukuk metni olan Anayasa’ya göre dahi vicdandır.
Benzer şekilde, hukukun vazgeçilmez temel ilkelerinden birisi
dürüstlük kuralıdır. Dürüstlük kuralı
Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hukukun tüm alanlarında geçerli
olacak şekilde bir düzenlemeye kavuşturulmuştur. Maddenin 1. fıkrasında,
“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük
kuralına uymak zorundadır.” denilerek bu konuda bir zorunluluk getirilmekte,
ardında da 2. fıkrada “Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”
denilerek yaptırımı da ortaya konulmaktadır. Dürüstlük, aslında bir ahlaki
ölçüdür ve bu ölçünün hukuka doğrudan yansımasıdır.
Çok basit bir şekilde Anayasa ve Türk Medeni Kanunu
hükümleri dikkate alındığında vicdan ve ahlakın bizatihi hukuk kurallarının
gereği, hatta emri olduğu ortaya çıkmaktadır. Vicdan ve ahlakın hukuk
içerisindeki önemi sebebiyledir ki, hukukun temel meslek alanlarının kendine
özgü meslek ilkeleri vardır. Avukatlar, hâkimler, noterler kendileri için
bağlayıcı olan bu meslek ilkelerine uygun davranmak zorundadırlar; bu ilkelere
aykırı davranışın ağırlığına göre, basit bir takım disiplin cezalarından
başlayıp meslekten çıkarmaya kadar varan yaptırımlar söz konusu olacaktır. Bu
meslek ilkelerinin özünde meslek ahlakını korumak, daha güncel ifadesi ile
hukuk etiğini yerleştirmek yatmaktadır. Hukukun karar merciinde olan hâkimlerin
sahip olmaları gereken vasıfları eski hukukumuzda Mecelle’de (m. 1792) “Hâkim,
hakim, fehim, müstakim ve emin, mekin, metin olmalıdır.” denilerek bugün de
geçerli olan ölçülerde özel olarak sayılma ihtiyacı duyulmuştur. Yine hukukun
temel meslek alanlarında yer alacak kişiler, hukuka bağlılıkları için yemin
ederler; yemin ise, bir ahlaki bağlılık ve yükümlülük doğurur.
Şimdi soru ve bu soruya bağlı çözülmesi gereken sorun şudur: Biz
bugün, hukuk kurallarını koyarken, hukuku öğrenip öğretirken ve uygularken bu
kadar önemli olan vicdan ve ahlak ölçüsünün neresindeyiz? Aşağıda önce bu
soruyu ve sorunu kısa ancak mümkün olduğunca net bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız,
daha sonra çözümü aramaya çalışacağız.
II. ÜLKEMİZDE BUGÜN
HUKUKUN HER YÖNÜ İLE VİCDAN VE AHLAK SORUNU VARDIR
Belki yukarıdaki başlık çok ağır ve incitici gelebilir. Ancak sorunla
acı bir şekilde yüzleşmeden ve gerçeği kavramadan, sorun çözülemez. Sorunu
görmemezlikten gelmek ve ertelemek mümkündür; ancak sorun, bir gün altından
kalkılamayacak bir çığa dönüşerek, onu harekete geçirecek ilk küçük titreşimle,
hem o sorunu yaratanları hem de onlarla birlikte masumları da içine alarak
yutacaktır. Bu konuda bir sorun yok denilecekse, hukukun, kural konulması
aşamasından başlanarak, eğitimi ve uygulaması içerisinde karşılaştığımız
aşağıda verilecek birkaç örneği nasıl nitelendirmemiz gerektiğine cevap
bulunması gerekir. Ayrıca sorun yoksa, neden ülkemizde yargı organları en
yüksek güvenilirliğe sahip olması gerekirken daha aşağılarda yer almaktadırlar?
Şüphesiz hukuk kuralları belirli ihtiyaçlarla konulur, gerekirse
yeniden düzenlenir. Ancak bugün ülkemizde, hukuk kuralları konulurken, toplumun
gerçek ihtiyaçları dikkate alınmakta mıdır? Her zaman çok da makul ve meşru
olmayan etkilerden uzak kurallar koyabilmekte miyiz? Toplumun tümünü etkileyen
kurallar, gereği gibi tartışılabilmekte, menfaat dengesi tam olarak
kurulabilmekte midir? Bir bütünü ve sistemi içinde barındırması gereken
kuralların, bazen bütünlüğü ve sistematiği neden bozulmaktadır? İstisnalar,
kimler ve ne için getirilmekte veya neden bazen istisnalar kurallara
dönüştürülmektedir? Kurallar konulurken menfaat ve hak dengesi yeterince gözetilip
korunabilmekte midir? Bazı kurallar ihtiyaç olmadığı halde neden çok sık
değişmektedir; bazı kuralların değişmesi gerekirken neden değişmemektedir?
Neden kanunların sistematiği, kavramları ve bütünlüğü, hukuk doktrinine aykırı
popüler sebeplerle bozulmaktadır? Tüm bu sorulara vereceğimiz cevaplar,
kurallar konulurken vicdan ve ahlakın neresinde olduğumuzu da belirleyecektir.
Hukuk eğitimini, hukuk fakültelerinden başlayıp mesleğin staj ve
meslek içi eğitimi olarak bir bütün olarak düşündüğümüzde, hukuk eğitimimiz
içinde vicdan ve ahlak boyutunun tam sağlandığı söylenebilir mi? Eğer tamsa şu
sorular anlamsız sorular mıdır? Hukuk fakültelerini açarken, öğretim üyesi
yetiştirirken hangi amaca hizmet ettiğimizin gerçekten farkında mıyız? Eğer
farkındaysak neden öğretim üyesi olmayan, kütüphanesi bulunmayan ve öğretim
üyesi yetiştirmek yerine hazır öğretim üyelerini kullanan fakülteler
açmaktayız? Neden özel üniversitelerin bir çoğu tıp, mühendislik gibi yatırım
gerektiren fakültelerden önce, bir hoca bir bina anlayışı ile hukuk fakültesi
açmaktalar? Hukuk fakültesine başlayan öğrenci hangi hayallerle gelmekte, hangi
hayallerle mezun olmakta, hangi hayallerle avukat, savcı, hâkim olmaktadır? Bu
genç insanların, hukuk fakültesine başlarken taşıdıkları idealleri biz canlı
tutabiliyor muyuz, geliştirip olgunlaştırabiliyor muyuz veya gerçek bir hukuk
ideali sunabiliyor muyuz? Eğer cevabımız evetse, bu genç insanların önüne model
olarak koyabilecek öğretim üyesi, avukat, hâkim ve savcılarımızın oranı nedir?
Kaç öğretim üyesi, kuru hukuk kurallarını aktarmanın ötesinde, öğrencilerine
hukuk bilincini aşılamanın telaşı ve çabasını göstermekte, kaç öğretim üyesi
duruşu, söylemi ve davranışıyla bu konuda inandırıcı bir örnek olabilmektedir?
Öğrenciler kaç öğretim üyesinin, öğrettiklerinden ve öğrencilerini
değerlendirmesinden gereği gibi emin olmakta? Kaç öğrenci makul ve meşru
sınırlar içinde hakkını aradığında dahi, en azından çatılmış kaşlarla
karşılaşmamakta? Kaç öğretim üyesi, kendini ve işini sorgulayabilmekte, bu sorgulamayı
meslektaşları ve öğrencileri ile birlikte paylaşabilmekte? Kaç öğretim üyesi,
yarın başkalarının hayatları üzerinde rol oynayacak ve karar verecek insanlar
yetiştirdiğinin farkında? Kaç öğretim üyesi, sabah derse girdiğinde, akşama
daha iyi bir insan kazanmanın telaşını taşımakta? Kaç öğretim üyesi bunlar için
sorumluluk alabilmekte? Kaç avukat ve hâkim, stajyerini, tahakküm edeceği veya
gönüllü köle olarak kullanacağı insan olarak değil, yarınki meslektaşları
olarak görmekte? Kaç avukat, hâkim ve savcı, kendi cahilliğini, “uygulama
başka teori başka” yalanının arkasında gizleyerek, genç hukukçuları baştan
yanlış bir kabulle mesleğe hazırlamakta? Kaç avukat stajyeri, ilk mesleğe
başladığında biri isterse ben nasıl rüşvet veririm endişesini taşımakta? Kaç
stajyer, “bu işler senin bildiğin ve fakültede öğretildiği gibi yürümez”
sözünü duymakta? Kaç baro, erdemli olmanın gerçek kavgasını vermekte? Kaç
meslek kuruluşu ideolojik ve politik saplantılar ve bir yerleri tutma telaşı
dışında, gerçek hukukçular, avukatlar yetiştirmeyi, önce meslek ilkelerini
ayakta tutmanın çabasını göstermekte? Adalet Bakanlığı, daha bilgili, daha
insan, daha ahlaklı hâkim, savcı, icra memuru, yazı işleri personeli
yetiştirmek için hangi plan ve projeleri hazırlamakta, hazırlıyorsa bunları
nasıl uygulamakta? Bu soruları zihnimizde rahatlıkla çoğaltabiliriz.
Şüphesiz bu soruları ülkemizdeki hukuk uygulamasına taşıdığımızda
adeta sonsuz soru ve sorun yumağı ortaya çıkacaktır. Biz sadece, başlığa
dönerek önce tespiti yapıyoruz: Ülkemizde hukukun vicdan ve ahlak sorunu
vardır. Bu tespit bir yalansa, o zaman, neden yargının en üstündeki insanlar
dahi, vicdanları ile cüzdanları arasında sıkıştıklarını söylerken bunun
etkisini düşünmemekte? Bu tespit yalansa, neden bir mahkeme kaleminden, bir
icra dairesinden başlayarak yukarılara kadar her yeni günle, hukukun meşru
sınırlarını zorlayarak bir şeyler yapma çabası sürdürülmekte? Neden, hâkimler,
aslında aynı sıralardan geçerek meslek sahibi olduğu avukatları, kapısının
önünde saatlerce bekletmekte ve daha yüksek duran kürsünün arkasından,
gereğinde onları azarlarken ne yaptığını düşünmemekte? Neden hâkimler, makul
gerekçelerle kendine açıklama yapıldığında, yanlış bir karar verdiğini zihninde
tartışmak yerine, “kararı beğenmiyorsan temyiz et!” kolaycılığına kaçmakta?
Neden, bir avukat, yine aynı sıralardan geçerek geldiği hâkimin çabasını
küçümsemekte? Neden, bir avukat kendisinin iş seçme şansı varken, hâkimin önüne
gelen her sorunu çözmek mecburiyetinde olması gibi, insanı aşan bir mesleği
icra ettiğini düşünerek ona yardımcı olmamakta? Neden, hâkim, avukatın
yargılama içinde yer almakla birlikte, müvekkiline karşı da meram anlatmak
zorunda olduğunu; neden avukatlar hâkimlerin kendileri için değil, doğru bir
karar vermek için çalıştığını unutmakta? Neden hâkimler, savcılar, avukatların;
avukatlar, hâkimler ve savcıların, hatta birbirlerinin işini
kolaylaştırmamakta? Neden en iyi avukat, sadece en iyi parayı kazanan avukat
sayılmakta? Neden hâkimler tayinlerinde dahi bazı kapıları aşındırmak zorunda
kalmakta? Neden avukatlar müvekkillerinden ücretlerini almak için farklı yollar
arama çabası içine girmekte? Neden müvekkiller sürekli avukatların emek ve
çabalarını yok saymayı bir pazarlık aracı olarak görmekte? Neden, hâkimler,
sadece eksik teknik bilgileri tamamlamak için değil, bilirkişi denilen insan
üstü varlıklara dosyaların kaderini terketmekte? Ve neden bilirkişiler hâkimler kadar önemli
olmakta? Neden “koridor bilirkişisi” kavramı dahi, hukuk dilimize girmekte?
Neden avukatlar için, bazen icra memuruna meram anlatmak, deveye hendek
atlatmaktan zor olmakta? Neden, haksız yere davayı kaybeden bir avukat, durumu
müvekkiline izah edemeyince “davayı kaybettik ama temyiz hakkını kazandık”
demekte? Neden, mahkeme kaleminde köyünden getirdiği sebzeyi meyveyi, fındığı
fıstığı satan personeline, hâkim engel olmamakta? Neden mahkeme ve icra
kalemlerinin ihtiyacını gidermek için avukatlardan yardım istenmekte? Neden
bazen hâkimler, avukat dilekçelerinde gözyaşı dolu hikayeler yerine,
yararlanabilecekleri sorunu çözecek gerçek hukuki bilgi bulamamakta? Ve neden,
vatandaş, kararın gerekçesinden davayı hangi sebeple kazanıp ve kaybettiğini
anlamamakta? Neden, dünyanın hiçbir yerinde yokken “dosya münderecatına ve
toplanan delillere göre” sihirli kalıbı, yerel mahkemelerden başlayıp en üst
yargı organlarına kadar bir kararın gerekçesi ve formülü sayılmakta? Neden
bazen hâkime dilekçeyi okutabilmek için bin bir beceri gerekmekte, neden işin
niteliği ne olursa olsun uzun dilekçeler okunmaz inancı yaygınlaşmakta? Neden,
avukatlar sürekli mazereti olan insanlar olarak mazeret sebebiyle yargılamayı
erteletmekte? Neden “tapuya yazılan yazının gelmediği anlaşıldığından...”
sözünü duymak için duruşma kapısının önünde avukatlar saatlerce beklemekte ve
beklemediğinde de her ne kadar tapudan yazı gelmemiş olsa dahi “dosya müracaata
bırakılmakta”? Ve neden avukat, hâkim, savcı, kalem personeli, icra memuru,
infaz memuru, kendileri için günlük mutad sayılan işlerin, aslında yargı
organları önüne gelen insanlar için, hayatlarının en önemli işi olduğunu ve
belki de doğrudan hayatları olduğunu düşünmemekte?
Ve neden kimse bu soruların arkasına gereği gibi düşmemekte? Neden
Adalet Bakanlığı, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, Barolar, hukuk fakültesi
öğretim üyeleri bu soruları hukuk hayatımızın en önemli sorunu sayıp bu sorular
tükeninceye kadar gecesini gündüzüne kadar çalışmamakta? Neden kötüden daha
kötü olanın kötüyü kanıksamak olduğu unutulmakta? Neden bu soruları soran
insanlar, gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerin peşindeymiş gibi, biraz da
hafife alınarak dinlenmekte, hatta dinlenmemekte ve belki de cezalandırılmakta?
III. HUKUKUN VİCDAN VE AHLAK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ
1. Gerçekten Bu Sorunu Çözmek İstiyor muyuz?
Yukarıda ortaya konulan sorunlar, çözümsüz sorunlar mıdır? Çok açık ve
kısa cevap verilecekse hayır; her sorun gibi, eğer çözülmek istenirse
yukarıdaki sorunların da çözümü vardır, hem de çok kısa sürede çözümlenebilir.
Burada mesele şudur: Biz bu sorunu gerçekten çözmek istiyor muyuz istemiyor
muyuz? Eğer gerçekten bu sorunu çözmek istiyorsak sorunu çözmek kolaydır;
sorunu çözmek istemiyor, sadece göstermelik bazı çabalar sergileyerek sorunu
çözüyormuş gibi yapıyorsak, bu daha da tehlikelidir. Çünkü, o zaman sorun
çözülmeyecek ve daha sonra gerçekten sorun çözmek isteyenler için de, bu
sorunun çözümü imkansızdır, mesajı vererek ümitsizlik kaynağı olacaktır.
Ülkemizdeki hukuk, daha doğrusu hukukun etik sorunu neden
çözülmemektedir veya çözülememektedir? Kanaatimizce bunun çok basit bir cevabı
vardır: Mevcut sistem neredeyse herkesin işine gelmektedir. Bir ülkede eğer
yargıya bütçeden ayrılan pay, yüzdelerle değil bindelerle ifade ediliyorsa, o
ülkenin siyasetçileri ve ülkeye yön veren yöneticileri adalet sorunu çözmek
istemiyor demektir. Çünkü, sağlam bir adalet, keyfi davranan bürokratın, hesap
vermek istemeyen siyasetçinin işine gelmemektedir. Sağlam bir yerde durmayan
adalet, ne vatandaşına karşı hoyrat, amirine karşı kurnaz, kendi menfaatini ve
konumunu her şeyin önünde tutan bürokratı ne de siyaseti hizmet değil itibar,
kazanç ve menfaat kapısı gören siyasetçiyi sorgulayıp yargılayabilir. Maalesef,
bugün artık siyaset, bürokrat, yargı üçlüsü içinde dönen bozuk çark her gün
ülke gündemini işgal eder hale gelmiştir. Bu o kadar ağır tahribat
yaratmaktadır ki, bir yandın halkın devlete ve yargıya güveni azalmakta, diğer
yandan hukuksuzluklar nasıl olsa başkaları da yapıyor şeklinde meşruluk
kazanmakta, ayrıca kural ihlal etmek ve kural dışı davranmak hayatın her
alanında alışkanlık haline gelmekte, bu hukuk kargaşası, ülkemize yapılacak
yatırımları dahi etkilemektedir.
Acaba sorunun çözülmemesinin tek suçlusu, siyasetçi ve bürokratlar
mıdır? Şüphesiz hayır. Maalesef bizzat yargının sav, savunma ve karar üçgeninde
ciddi sorunlar bulunmaktadır. Şunu kabul etmek gerekir ki, ülkemizdeki
hukukçuların önemli bir kısmının bilgisizlik ve ilgisizlik sorunu vardır.
Özellikle son on on beş yılda gerek teknolojik yeniliklerin gerek dünyadaki
gelişmelerin hızlanması gerekse ülkemizde arka arkaya yapılan -bazen gereğinden
fazla hızlı- kanun değişiklikleri karşısında buna intibak edecek kalitede
hukukçu yetiştirilememiş, bilgi eksikliği giderilemediği gibi, bunlara
neredeyse ilgisiz kalan önemli bir hukukçu kitlesi de oluşmuştur. Bunun
sonucudur ki, sorunu çözmek kendilerini gelişmelere uydurmak istemeyen
hukukçular, “uygulama başka teori başka” şeklinde, deyim yerindeyse bir
hukuki safsata ihdas etmiş ve bunun arkasına sığınmışlar; ayrıca bununla da
yetinmeyerek genç ve idealist hukukçuların da zihinlerini bulandırmışlardır.
Eğer bir alanda kanun tekse, teori başka uygulama başka olamaz. Şayet bir
farklılık varsa ya teori yanlıştır ya uygulama yanlıştır. Bunun ötesinde, bir
yorum farklılığı söz konusu ise, o da ancak yorumun mümkün olduğu alanlarda ve
durumlarda, bir görüş farklılığı olarak algılanmalıdır. Bu, teori başka
uygulama başka safsatı yüzünden neredeyse ülkemizde Usul Kanunları metruk hale
gelmiş, her hâkimin her avukatın kendine göre bir usul uygulaması oluşmuştur.
Yani, önce bilgisiz ve ilgisiz hukukçu kitlesi, sistemi bozup uygulamamış sonra
da “teori başka uygulama başka” hurafesini uydurmuştur. Bunun hurafe
yönünden, cahil insanların türbelere çaput bağlayıp dilek tutmasından hiçbir
farkı yoktur. Ancak tehlikeli olan, genç hukukçuların bu ilkel hurafeye
inanması ve gereğini yapmaması durumunda, mesleklerini icra edemeyecekleri
inancını, bu hurafeyi çıkaranlar ve inananların sürekli beyinlerine işlemeye
çalışmasıdır. Ayrıca bu hurafeye neredeyse iman etmiş kişiler, ancak bu hurafe
kabul edilip gereği yapılırsa, çarkın içinde yer edinilebileceği söylentisini
de yayarak genç hukukçuları da olumsuz yönde etkilemektedirler.
Şüphesiz bugün gelinen noktada, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne
kadar, ülkemizde ciddi bir doktrin ve içtihat zenginliği oluşmuştur. Özellikle
son yıllarda bir kısmı bilineni tekrar etse, bilimsel yeterliliği bulunmasa,
hatta yanlışlarla dolu olsa da, gerek doktinde gerekse uygulamada bir çok
kitap, makale yayınlanmaktadır. Bunun anlamı, her hukukçunun bir şey söylerken,
yazarken ve bir sorunu çözerken ciddi bir araştırma yapması zorunluluğunun
bulunduğudur. Bu ise şüphesiz zahmetli bir iştir. İşte bu zahmetli işle
uğraşmak istemeyen kişiler alıştıkları sistemi sürdürme çabası içindedirler.
Çünkü, bir kitap karıştırmadan, kanuna bakmadan hikayeler anlatılan dilekçeler,
gerçek bir hukuki dayanağı olmayıp “karakuşi yargı” ürünü kararlar yazmak
kolaydır ve caziptir; hukuki çabanın ve bilginin ise değeri kalmamıştır.
Böylece, günlük rutini bozmak istemeyen hâkim, alıştığı yöntemleri sürdürmekte,
yeni bir şey var mı diye araştırmamakta; icra memuru veya mahkeme kalemiyle
olan ilişkileriyle bazı günlük işleri rahatlıkla yürüten avukat, yeni bir şey
araştırma ihtiyacı duymamakta; eski köye yeni adet getirmek istemeyen kalem ve
icra görevlileri “biz yıllardır bunu uyguluyoruz, yeni mi çıktı” kolaycılığına
kaçarak, değişen bir kanun hükmünü veya yeni çıkan içtihadı bile görmemezlikten
gelebilmektedir. Sonunda, bilirkişilerin elinde kalan dosyalar, tapudan gelecek
yazıyı aylarca bekleyen mahkemeler, kalem ve icra görevlisinin iki dudağına
bakan avukatlar, en doğru olduğuna inandığı kararı için dahi Yargıtay’a
direnemeyen hakimlerden oluşan bir hukukçu profili ile karşı karşıyayız.
Değişim zordur ve sancılıdır. Ancak değişip gelişmiyorsanız, çürüyüp
ölmekle karşı karşıyasınız demektir. Yukarıda açıklanan kolaycılık, bilgisizlik
ve ilgisizlikten kurtulmadıkça sorunları da çözmek mümkün değildir. Tekrar başa
dönecek olursak, sorunu çözmek istiyorsak çözeriz; çözmek istemiyorsak
çözmeyiz.
Burada iş çokluğu, imkân kıtlığı vs. şeyler bahane değildir. Gerçekten
insanlar yüreğinde hissediyor, gerekli çabayı gösteriyorsa iki şey ağaç
gölgesinde dahi yapılabilir: Adalet ve bilim. Tarih bunun nice örneği ile
doludur. Ayrıca bugün söylendiği kadar kötü durumda olduğumuzda gerçek değildir.
Örneğin, duruşmalar ve dosyalar çok denilmektedir. Bir durumu gözden geçirelim.
Bu dosya bolluğunun önemli bir kısmı da devletle vatandaşlar arasındaki
uyuşmazlıklardır. Örneğin, bir memur hakkında verilen standart yanlış karar
yargıda bozulduktan sonra ilgili idari birimin veya bakanlığın artık o konudaki
uygulamasını değiştirmesi gerekirken, aynı durumda olan yüzlerce memur için
idare, hukuka aykırı uygulamasını sürdürdüğünden o durumda olan her kamu
görevlisi dava açmak zorunda kalmaktadır. Bunun sonucu ise, yargıya iş yükü,
idareye yargılama masrafı, kamu görevlisine çalıştığı kuruma karşı güvensizlik,
ülkemiz bakımından iş, zaman, para ve itibar kaybı olarak dönmektedir. Bu tür
örnekler çoğaltıldığında görülecektir ki, aslında çok olan işlerin önemli bir
kısmı, iş olmaması gerektiği halde iş çıkartılan gereksiz işlerdir. Gerçekten
dosya çokluğu, duruşma fazlalığı olan yerler büyük şehirlerdir. Bunun dışında
yargı çevrelerinin büyük bir kısmında, iş çokluğu değil, bilakis iş azlığı
vardır. Hatta hâkimler çıkardıkları dosya sayısını artırıp terfi edebilmek için
özel çaba göstermektedirler. Büyük şehirlerde ise, özellikle duruşmaların büyük
çoğunluğu hâkimlerin ve avukatların özellikle kanun ve usûl hükümlerini
uygulamamalarından, davaları uzatıcı işlemlerinden kaynaklanmaktadır.
Adliyelerdeki duruşmalar iyi izlenirse, günde 60-70 duruşması olan bir
mahkemenin, dosyalarının neredeyse 2/3’ü bir yerden evrak gelmemesi, belge ve
bilgi gelmemesi sebebiyle yapılan şekli göstermelik duruşmalardır ve çoğunlukla
“davacı vekili geldi davalı vekili geldi, açık duruşmaya başlandı, nüfusa
yazılan yazının gelmediği görüldüğünden duruşmanın .... tarihine ertelenmesine”
şeklinde geçmektedir. Acaba, tapudan, nüfustan, karakoldan bir yazının gelmesi
için duruşma açmaya gerek var mıdır? Duruşmalar delillerin toplandığı değil,
delillerin tartışıldığı ve tarafların meramlarını anlattıkları yargılama
kesitleridir. Bunun dışında, zaten duruşmalar işlevini yitirmiş, ismi ile
mütenasip durulan yerler haline gelmiş, getirilmiştir. Avukatlar ne söylerse
söylesin, hâkimler “dilekçemi tekrar ediyorum dedi” şeklinde zabıt tutmakta,
çoğunlukla da avukatlar da işi çözecek etkili bir söz ve konuşa yerine
dilekçelerini tekrar etmektedirler. Bunun sebebi, hâkimin de avukatın da
duruşmalara yeterli hazırlıkla çıkmaması, etkili ve doğru konuşma ile etkin
dinleme alışkanlığının oluşmamasıdır. Oysa adil yargılanma hakkının temel
unsurlarının başında hukuki dinlenilme hakkı gelmektedir. Eğer duruşmada
dilekçeler tekrar edilecekse neden duruşma yapılmaktadır? Bu söylenenler
dikkatle incelenir, gereği yapılırsa sorun çözülecek 60-70 duruşma sayısı
10-20’ye düşecektir. Ancak bunun için usul kanunlarını bilen, anlayan,
uygulayan avukat ve hakimler, bunun arkasında duracak bir Yargıtay,
denetimlerde buna dikkat eden adliye müfettişleri gereklidir. Yani, çözüm
bilgili ve ilgili hukukçuda yatmaktadır. Yine aynı soruya dönüyoruz, gerçekten
sorunu çözmek istiyor muyuz?
2. Sorunu Çözmek İçin Öneriler
Ülkemizdeki hukukla ilgili sorunların çözümü için, önce hukuk
bilincini taşımak, sonra da hukukun ve hukukçu olmanın önemini ve değerini
kavramak gerekir. Bunlardan önce insan olmanın bilinci içerisinde olunmalıdır.
Zira, mahkemelere gelip gidenler dosyalar, tutanaklar ve kağıtlar değildir;
yargılamanın tarafı insanlar, onları savunan ve onlar hakkında karar verenler
de yine insanlardır. Bu sürekli hatırlanırsa sorunlar daha kolay
çözümlenecektir.
Hukuk fakültesinden başlayarak hukuk bilinci içerisinde olan
hukukçular yetiştirilmeli; stajda bu işin üzerinde ciddiyetle durulmalı; meslek
içinde bu denetlenmeli, aykırı davrananlar hemen gerekli yaptırımla
karşılaşmalıdır.
Ülkemizde hukuk fakültelerinin kuruluşundan başlayarak, bir etik
sorunu vardır. Bugün hukuk fakültelerinin sayısı neredeyse kırka yaklaşmasına
rağmen, istenen standartta öğrenci alıp mezun eden fakülte sayısı dördü beşi
geçmemektedir. Özellikle bir siyasi yatırım olarak olur olmaz yerde kurulan
devlet üniversitelerinin açtıkları hukuk fakülteleri ve özel üniversitelerin en
az maliyetle ancak en çok itibar gören fakülte olarak hukuk fakülteleri
açmaları sonucu, bilgi yönünden eksik, ilgi yönünden zayıf, etik değerler
yönünden hiç irdelenmeyen hukukçular yetişmeye başlamıştır. Bunun etkisi
özellikle önümüzdeki birkaç yılda daha da fazla görülecektir. Bu sebeple,
avukatlık, hâkimlik gibi alanlarda mesleğe başlarken yapılacak ciddi, ancak
objektif sınavlar ve doğru bir staj eğitimi daha da önemli hale gelmiştir. Her
isteyen belki hukuk fakültesi bitirebilir; ancak her isteyenin layık değilse
avukat ve hâkim olmasına engel olunması gerekir. Avukat ve hâkim olmak, basit
hukuki bilgilerin ve eğitimin ötesinde daha ciddi bir alt yapıyı gerektirir;
bazı insanlara iş bulmak, toplumun geleceği ve kaderinden daha önemli hale
getirilmemelidir. Bir hukuk fakültesi kurulurken kaç öğretim üyesinin olacağı,
kütüphanesinde yeterli kitabının bulunup bulunmadığı, araştırma görevlisi
yetiştirme potansiyeli gibi hususlar neredeyse dikkate alınmamaktadır. Bazı
fakültelerde, öğrenciler öğretim üyelerini dahi tanımadan, bir kez olsun yazılı
bir metin üretip, kendini sözlü olarak ifade etmeden fakülteden mezun
olabilmektedir. Sonuçta kanun kullanma alışkanlığı olmayan, kütüphaneye sınırlı
sayıda giren, bir sorunu çözmek için araştırma yapmasını bilmeyen, eksik
içtihat kitaplarına mahkum olmuş, klişe kalıplarla, form dilekçeler, matbu
kararlar yazabilen, yaratıcılığı ve araştırmacılığı olmayan, yazılı ve sözel
olarak kendisini eksik ifade eden hukukçular yetiştiriyoruz. Eğer bu yanlışsa, kendimize kaç dava ve cevap
dilekçesini, kaç mahkeme kararını bir edebi metni okur gibi akıcı bir şekilde
okuyabildiğimizi, kaç dilekçe ve karardan tatminkâr hukuki bilgiye
rastlayabildiğimizi soralım. Öğretim üyesi ile kanunla, hukukla, diğer
hukukçularla iletişim içinde olmayan bir öğrencinin vicdan, ahlak, etik
değerleri tam olarak kazandığı söylenebilir mi?
Bugün bir çok alanda olduğu gibi hukuk alanında da yüksek lisans ve
doktora programlarının bir kısmı hatır için unvan dağıtılan yerler haline
gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda yarı gerçek yarı rivayet, hafife alarak
ifade ettiğimiz “beşik ulemasından” sonra, yetersiz şekilde, alt yapısı olmadan
kurulan yüksek lisans ve doktora programları ve bazen de özenli öğrenci
seçilmeyen ya da bilimsel yetersizliklere göz yumularak yürütülen bu programlardan
“hatır uleması” yetiştirilmekte, hatta bu kişiler bazen yardımcı doçent daha
sonra doçent ve profesör olarak öğrencilerin ve diğer hukukçuların kaderine yön
vermektedir. Öncelikle burada durup düşünmek gerekir. Kendisi hak etmeyerek bir
yerlere gelen bu tür öğretim elemanlarının yetiştireceği hukukçuların kalitesi
ne olacaktır? Hak etmediği halde bir takım ünvanları alanlar, sadece bunları
paraya tahvil etme çabasından öte ne yapacaklardır? Bu kişiler öğrencilerinin
ve diğer hukukçuların karşısında nasıl bir duruş sergileyecektir? Belirtilen bu
yanlışlıkların mutlaka düzeltilmesi gerekir.
Hukuk fakültelerinde birinci sınıftan başlayarak, öğrencinin vicdani
kanaat oluşumunu olumlu etkileyecek dersler konulmalı ve uygulamalar
yapılmalıdır. Örneğin, kaç hukuk fakültesinde tarihin ve ülkemizin büyük ve
önemli davaları öğretilmekte ve tartışılmaktadır; kaç hukuk fakültesinde
öğretim üyeleri bunlardan gereği gibi söz etmektedir, kaç hukuk fakültesinde
öğrenciler bir uyuşmazlığı kendi sorumluluklarında araştırıp inceleyerek
çözmekte ve bunun sonucuna katlanabilmeyi öğrenmektedir? Hukuk, bilgi ve
vicdanla olgunlaşır, söz ve yazıyla kendini ifade eder. Ülkemizde, genel olarak
bu dört unsurdan, sadece hukuki bilgi yüklemesi yapılmaktadır. Onun da ne kadar
doğru bir yöntemle olduğu gerçekten tartışmalıdır. Bunun dışında öğrencilerin
vicdani kanaat oluşturma ve etik değerlere bağlı hukukçular olarak
yetiştirilmesi için ne bir ders ne de ciddi bir çaba söz konusudur. Eğer ortada
bir çaba varsa o da birkaç öğretim üyesinin idealist davranışları ve çabasıdır.
Ayrıca, öğrencilerin bilgilerini doğru bir şekilde ifade edecekleri yazı ve
söze yönelik sistematik çalışmalar yaptıkları söylenemez. Öğrenciler sınav
kalabalığı, geçme-kalma ikilemi arasında sıkışıp kalmış durumdadırlar. Mutlaka
hukuk etiği gibi derslerin, adli yazışma, kurgusal duruşma gibi ders ve
uygulamaların yapılması ve öğrencilere bu konuda sorumluluklar verilerek
sonuçlarına da katlanmaları sağlanmalıdır. Ayrıca, öğrencilerin özellikle ilk
dört yarıyıldan sonra, adliyede zaman zaman staj yapmaları sağlanarak
öğrenciyken bu ortamı ve sorunlarını yerinde anlamalarına çaba gösterilmelidir.
Hukuk fakültesi öğretim üyelerinin kısmen sistemden
kısmen kendilerinden kaynaklanan bir eksiliğini de burada vurgulamak gerekir.
Maalesef bazı öğretim üyeleri neredeyse dışarıdaki gerçeklerden habersiz,
olmayan sorunlar için çözüm üreten insanlar konumundadır. Bu çerçevede özellikle hukuk fakültesi öğretim üyelerinin
fil dişi kulelerde oturup sürekli uygulamayı eleştiren insanlar olmaktan
çıkarılıp uygulamanın içerisine girerek hem uygulamada yoğunlaşan sorunlara
çözüm üretmelerinin sağlanması hem de onların bilgileriyle uygulamaya doğru yön
verilmesine yardımcı olunmasının yolu açılmalıdır. Bunun yanında, uygulamada
başarı göstermiş hukukçulardan, üniversiteler hukuk eğitiminin sürekli olmasa
da belirli aşamalarında yararlanmalıdırlar. En azından mesleğinde zirve noktaya
ulaşmış avukat ve hâkimlerin öğrencilere bilgi ve tecrübelerini aktarmaları,
hem öğrencilerin önlerine model koymak hem de bu yönde etik değerlerin
olgunlaşmasına katkıda bulunacak örnekler sunmak bakımından yararlı olacaktır.
Şüphesiz bu çaba sadece hukuk fakültelerinde değil, mesleğin staj
eğitiminde çok ciddi şekilde de sürdürülmeli; hâkimlikte ve avukatlıkta, meslek
içi eğitimde bu çaba süreklilik kazanmalıdır. Hukuk fakültelerinde staj
eğitimi, stajda hukuk fakültelerindeki eğitim verilemez, verilmemelidir; ancak
bu iki eğitimin bir birinin devamı ve tamamlayıcı olması mutlaka sağlanmalıdır.
Bunun için de adliye ve hukuk fakültesi işbirliği olmalıdır. Bir hukukçu hukuk
fakültesine kayıt olduğu andan, staj yapıp meslek edininceye kadar hukukçu
olmanın sorumluluğunu hissetmeli, hukuk bilincine sahip olmanın önemini
kavramalı, mesleğini yaparken de bunu koruyacak bir duyguya sahip olmalıdır.
Deyim yerindeyse hukukçunun bu konuda olumlu anlamda beyni yıkanmalı, kişiliği
bir kalıba sokulmalıdır.
Eğer bugün hukukumuzda bir etik sorun varsa, sorunlu insanlar da var
demektir. Ancak, kaç hukuk fakültesi öğretim üyesinin, kaç avukatın kaç hâkimin
işini gereği gibi yapmadığından veya bu etik değerlere önem vermediğinden bir
yaptırımla karşılaştığını soracak olursak neredeyse hiç denemek gerekecektir.
Yani, burada sorun büyük, ancak onu yaratan sorunlu insanlar yokmuş gibi davranılmaktadır.
Üniversitelerin, Baroların, Adalet Bakanlığının, Hâkimler Savcılar Yüksek
Kurulunun bu konuda daha hassas davranması, hatta önceliği bu konuya vermesi
gerekir. Meslek taassubu ve koruyuculuğu içerisinde davranıldığı sürece, hiçbir
sorun çözülemez. Bu sebepledir ki, 30-40 yıl önce öğretim üyelerinin,
avukatların, hâkimlerin savcıların sahip oldukları saygınlık bugün artık
yoktur. Sirke artık başkalarına değil, küpüne de zarar vermeye başlamıştır.
Hukukun ilk çıkış noktası savunmadır. Çünkü, hukuk uygulaması, önce
bir insanın başkasına haksızlık yapmasıyla ve haksızlığa uğrayanın da kendini
savunmasıyla başlar, kendini savunmayan kendisi yerine daha iyi savunacak
birini aradığında da avukatlık mesleği ortaya çıkmıştır. Bu sebeple avukatlık gerçekten
çok önemli bir meslektir; haksızlığın karşısında duruşu sergiler. Acaba bunu
gerçekten idrak etmiş avukatlar yetiştiriyor muyuz? Maalesef barolar gittikçe
daha politize olan, belirli grupların seçim kavgası yaptıkları yerlere
dönüşmüş, özellikle mesleğin gelişmesi için istenen bir duruş
sergileyememiştir. Şayet ülkemizde bir adliye kirlenmesinden söz ediyorsak,
baro ve avukatları bunun dışında tutamayız. Eğer barolar, ciddi ve kararlı bir
tutumla, her şeyi bir kenara bırakarak el birliği ile bu kirlenmişlik çarkından
ne pahasına olursa olsun çıkma kararı alsa ve bunu ciddi bir şekilde uygulasa,
buna aykırı davranan meslektaşlarına gerekli cezaları verebilse, bu konuda
işbirliği yapmayan adliye personelinin gerekli yaptırımlarla karşılaşması için
tüm çabasını gösterse bu sorun çözülmez mi? Şüphesiz önemli ölçüde çözülür. Bu
çaba diğer çabaları da zaten arkasından getirecektir.
Avukatlık stajı daha ciddi yapılmalı, hem hukuki bilgiyi uygulama hem
de meslek etiğini kazanma aşaması olarak düşünülmelidir. Mümkünse avukatlık ve
hâkimlik stajının önemli bir kısmı birleştirilmelidir. Ayrıca, stajını bitiren
bir avukatın, bağımsız bir şekilde dava alması belirli bir zamana yayılmalı;
aynı şekilde ruhsatını aldığının ertesi günü Yargıtay’da duruşmaya çıkmak gibi,
aslında zaman ve olgunluk isteyen işlerde belirli zaman dilimleri konulması
gereklidir.
Kanaatimizce hâkimlik ve savcılık mesleği de birbirinden ayrılmalıdır.
Çünkü, hâkimlik hukukun vicdani kanaat bakımından zirve noktasıdır. Yukarıda
açıklanan hukuk uygulaması içinde, uyuşmazlığa düşen iki taraf, uyuşmazlığı
çözmek için sonunda bir üçüncü kişinin vicdanını hakem kılma ihtiyacını duyar,
o kişi de adeta insanüstü bir iş yapan hâkimdir. Bu sebepledir ki, bir
düşünürün ifadesi ile “hâkimler hukukun hem kölesi hem de efendisidir”.
Hâkimler hukukun kölesidir; çünkü, onların ağır bir manevi yük altında
bulundukları açıktır. Hâkimler hukukun efendisidir; çünkü, onlar sözünü
söyledikten sonra,bu söz ne kadar yanlış
olursa olsun, artık söylenecek başka bir söz yoktur. Bu ağırlık, onların sadece
yeterli hukuk bilgisini değil, gerekli insani donanımı taşımalarını da zorunlu
kılmaktadır. Hâkimlere ilk öğretilmesi gereken şeylerden biri de, devletin
değil milletin hâkimi olduklarıdır. Çünkü, hâkim devlet adına değil, millet
adına karar verir. Ayrıca, devletle vatandaş karşı karşıya geldiğinde de
hâkimin tarafsız ve bağımsız olması, bu bilinci taşımasına bağlıdır. Hâkim
devletin değil, devlet hâkimin hizmetindedir.
Bugün ülkemizde, 22 yaşında hukuk fakültesi bitiren, iki yıl staj
yaptıktan sonra 24 yaşında hâkim olan genç insanlardan, diğer insanların
kaderleri hakkında karar vermesini bekliyoruz. Belki insanoğlu 24 yaşında,
ülkeler fethedebilir, etmiştir de; ancak bu yaşta insanların kaderi hakkında
karar verecek olgunlukta mıdır? Zira, ülkeleri fethedenler hakkında da, karar
verecek olanlar yine hâkimlerdir. Bu sebepledir ki, hâkim olacak kişilerin
mutlaka belirli bir olgunluğa da erişmiş olmaları gerekir. 30 yaşından önce bu
olgunluğa ulaşmanın ne kadar güç olduğu da açıktır. Bu sebeple özellikle
hâkimlerin, belirli bir süre, kanaatimizce en az beş yıl avukatlık yaptıktan ve
bir süre de hâkim yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, bağımsız bir şekilde
karar verecek olgunluğa ulaşacaklarını düşünüyoruz. Bunun bir çok faydası
olacaktır: Öncelikle, avukatlık yaparak hukukun ilk aşaması olan savunma
alanında çalışan hâkim, bir insanı savunmanın zorluğunu yaşarak öğrenecektir.
Bunun dışında, yargılamada avukatlarla hâkimlerin birbirini anlaması daha kolay
olacaktır. Ayrıca, avukatlık yaparken yaşadığı olaylar, hâkimde ciddi bir hukuk
ve hayat olgunluğu ve tecrübesi doğuracaktır.
Hâkimlerin daha bağımsız ve yaratıcı karar verebilmeleri bakımında
öenmli bir engel de kanaatimizce hâkimlerin yükselme ve ilerlemelerinde
uygulanan sistemdir. Bu sistemin mutlaka gözden geçirilmesi gereklidir. Hâkim,
tayin terfi için Bakanlıktan ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulundan himmet
bekleyen insan olmaktan çıkarılmalıdır. Hâkimlerin içtihat yaratmasının önünde
neredeyse bir engel olarak duran, kararları hakkında verilen not sisteminin de
gözden geçirilmesi bir zorunluluktur. Bu sebepledir ki, bazen üst mahkemelerin
yanlış kararlarına karşı dahi, hâkimler direnme cesaretini göstermemektedirler.
Hâkimlikle savcılık da birbirinden ayrılmalıdır. Çünkü, hâkimin
taşıması gereken vasıflar farklıdır. Hâkim bağımsız ve tarafsız bir noktada
dururken, savcı aslında taraftır; kamu adına hareket eder, gereğinde devleti
temsil eder. Bu sebeple uzun süre savcılık yapan bir hukukçunun, daha sonra
hâkimlik yapmaya başlaması, kişilik de rol kayması veya sapmasına yol
açabilecektir. Kaldı ki, uzun süre savcılık yapan birinin de hâkimliğin düşünce
tarzını kabullenmesi kolay olmayacaktır. Oysa, bir savcının daha çok bir avukat
gibi yetişmesi ve sorunlara o gözle bakması gereklidir. Bu açıdan hâkimlerle
savcıların eğitimlerinden başlayarak mesleği icralarına kadar farklılaşması
gereklidir.
Bu kısa sayılabilecek değerlendirmeden varılması gereken en önemli
sonuç, hukukçular yetiştirilirken ve mesleklerini uygularken, öncelikle hukukçu
bilincini taşımalarının öğretilmesi zorunluluğudur. Bu bilinci kazanmaları için
azami çaba gösterilmeli, bu bilinci korumaları için sürekli bu konuya dikkat
çekilmeli, uyarılmalı ve bu bilinci kaybettikleri an hukukla bağlantıları da
kesilmelidir. Eğer adalet mülkün temeliyse, temelin su almamasına, sarsıntıya
karşı sağlam durmasına dikkat edilmelidir. Bazı şeyler vardır ki, üzerinde en
küçük tereddütü dahi taşıyamaz; adalet o şeylerdendir.
Hukuk bilincini sağlamak için eğitim önemlidir,
ancak bu yan faktörlerle de mutlaka desteklenmeli, korunmalıdır. Örneğin, bir
masa ve sandalyeden oluşan bir hukuk fakültesinde eğitim alan öğrenci mi, yoksa
binasından girerken hukuku algılayabileceği bir mimariye sahip hukuk
fakültesinde okuyan bir öğrenci mi bu duyguya daha çok sahip olur? Keza, boş ve
soğuk duvarları olan hukuk fakültelerinde okuyan öğrenciler mi, yoksa her bir
duvarında bir temel hukuk metnini görerek geçeceği ve dört yıl içinde bunlara
aşinalık kazanacak öğrenciler mi daha çok hukuka sahip çıkar? Hâkim, depodan
bozma bir yerde duruşma yapınca mı, yoksa adalet sarayı ismine yakışan, o
şehrin en görkemli binasında yargılama yapınca mı daha sağlıklı karar verir?
Şüphesiz bir hâkime milyarlarca lira verseniz de, trilyonlarca liralık davalara
bakacaktır; ancak en azından gelecek endişesi taşımayan bir hâkim mi, yoksa
yarın ne giyeceği konusunda tereddütü olan bir hâkim mi daha doğru karar verir?
Davasının akibeti konusunda tereddütü olmayan bir avukat mı, yoksa acaba
dilekçem okunur mu, duruşmada söylediklerim ciddiye alınır mı diyen bir avukat
mı mesleğini daha iyi yapar?
SONUÇ
Yukarıda yazılanlardan
çıkarılabilecek sonucu özetlersek: Hukukun, vicdan ve ahlak, daha güncel ifade
ile etik temeli bir kenara bırakıldığında aslında işlevini yerine getirmesi
mümkün değildir. Maalesef bugün ülkemizde, hukukun çok ciddi bir şekilde etik
sorunu vardır. Bu sorunun çözülmemesinin en önemli sebebi, herkesin, özellikle
de hukukçuların bu sorunu gerçekten çözmek istememeleridir. Şayet bu sorun
çözülmek isteniyorsa, önce hukukun her aşamasında bulunanların, öğrencisinden
öğretim üyesine, avukatından hâkimine kadar kendisini gözden geçirmesi gerekir.
Kendimize ve birbirimize bu konuda yalancı değil, samimi sorular sormalı ve acı
cevaplarından da korkmamalıyız. Önce hukukçu gibi hukukçu yetiştirmeli, sonra
bu bilinci korumak için çaba göstermeli, bu çabayı göstermeyenlerin hukukçu
kimliğini taşımasına izin verilmemelidir. Almanların “güven iyidir, ancak
kontrol daha da iyidir” sözünü burada hatırlamak yararlı olacaktır.
|