|
TÜRKİYE'DE Hukuk ÖĞRETİMİ
Prof. Dr. Adnan Güriz
Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi
Öğretim Üyesi
Hukuk
öğretimi tartışılmaz önemi dolayısıyla çok eski tarihlerden beri hep gündemde
kalmıştır. Çünkü nerede toplum varsa orada hukuk vardır (ubi societas ibi jus).
XIX. yüzyıl başlarında gündeme gelen kanunlaştırma hareketleri XX. yüzyıl
sonlarına doğru yani ikiyüz yıl geçtikten sonra yeniden gündemde yerini
almıştır. Örgütlenmiş olan her toplumun etnik, sosyo-ekonomik ve siyasal tarih
sürecinin belirlediği yapısı gereği hukuka ihtiyacı vardır. Bununla birlikte
unutmamak gerekir ki, hukukun pek çok temel ilkesi kavramı ve kuralı yapısal ve
tarihsel özelliklerini aşmakta ve çeşitli toplumlar bakımından ortak özelliği
olan hukuki değerler ortaya çıkmaktadır. Çağımızda hukuk konusunda, hukuk
öğrenimi konusunda bir görüş birliğinin yavaş yavaş oluşmakta olduğu da
söylenebilir.
Hukuk
öğreniminin amacı hukuk teknisyeni yetiştirmek değildir. Hukuk kurallarının
gelişiminin, hukuk öğrenimi sürecinde ele alınması hukukun tarihle,
sosyolojiyle ve ekonomi ile olan bağlılığının belirlenmesi de önemlidir. Bu
şekilde hukukun gelecekteki yapısı ve şekli belirlenebilecektir.
Osmanlı
Devleti'nde hukukçular medreselerde yetiştiriliyorlardı. Medreselerde hukuk,
tıp ve matematik konuları dinsel bilgilerin bir parçası olarak öğretiliyordu.
Taşrada hukuk öğrenimi gören öğrenciler, bir staj dönemi ve sınavından sonra
adalet sisteminin en alt görevi olan naip ünvanını kazanıyorlardı. Naipler kadı
vekili olarak çalışır, kadının görevini yapamadığı hallerde onu temsil ederek
hüküm verir veya uzak yerlere kadı adına giderek adalet dağıtırlardı.
Fatih
Sultan Mehmet döneminde iki kademeli Sahn Medreselerini bitirenler kadı
ünvanını kazanıyorlardı. Kanuni Sultan döneminde üç kademeli Süleymaniye
Medresesini bitirdikten sonra en üst kurum olan Dar-ül-hadis bölümünü
tamamlayanlar müderris oluyorlardı. Süleymaniye medreselerinde müderrislik
yapma hakkını kazananlar molla (hukuk hocası) sayılıyorlardı. Müderrislik
görevinden ayrılmak isteyenler önemli şehirlerde kadılık yaparlardı. Kadılığın
en önemli olanı İstanbul kadılığı idi. Bu makamdan Kazaskerliğe ve
Şeyhülislamlığa gelinebilirdi. Kadılara islam hukuku kuralları yanında bazı örf
kuralları da öğretilirdi.
Ülkemizde
Tanzimat döneminde 1854 yılında kadı yetiştirmek için bir okul açılmış ve
medrese sisteminden vazgeçilmiştir. 1908 ve 1909 yıllarında açılan hukuk
okullarında yalnızca islâm hukuku okutuluyordu. XIX. yüzyılda
ülkemizde Fransız kanunlarından iktibaslar yapılmaya başlandı. Bu arada
Fransa'dan iktibas edilen kanunları uygulamak üzere Nizamiye Mahkemeleri
kuruldu.
1874
yılında modern manada ilk hukuk mektebi İstanbul'da açılmıştır. Bu mektebde
okutulan dersler fıkıh, mecelle, genel hukuk (hukuku umumiye), devletin
kanunları ve nizamları, Roma hukuku, ticaret hukuku, usul hukuku, ceza hukuku,
deniz hukuku ve devletler hukuku idi. 1878 yılında mektebi hukuki sultani
kapatılmış ve mektebi hukuk adıyla bugünkü İstanbul Hukuk Fakültesi'nin temeli
atılmıştır. Bununla birlikte kız öğrencilere hukuk mektebinde öğrenim görme
hakkı tanınmamıştır.
Ankara'da
1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi (Ankara Hukuk Fakültesi) açıldı. Bu hukuk
okulu laik öğretim yapmak amacıyla kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk eski
hukuku kökünden bertaraf etmek amacını taşıdığını ve bu teşebbüste duyduğu
mutluluğu başka hiçbir girişimde yaşamadığını 1925 yılında açıklamıştı.
Ankara
Hukuk Mektebi ilk mezunlarını 1928 yılında vermiştir. Bu okulda erkek ve kadın
öğrenciler bir arada eğitim görüyordu. 1940 yılında 3 yıl olan hukuk öğrenimi
süresi 4 yıla çıkarılmıştır.
Cumhuriyetin
1923 yılında kuruluşundan sonra kurulması düşünülen ilk yüksek öğretim
kurumunun hukuk fakültesi olması tesadüfi değildir. Yeni bir toplumu yeni bir
hukuk düzeni ile oluşturmak amacı dikkatle gözönünde bulundurulmuştur.
Günümüzde
hukuk fakülteleri ders programlarında yenileşmeyi ve modernleşmeyi sağlamak
üzere seçimlik ders sayısını çoğaltmak eğilimi dikkati çekmektedir. Hem
Avrupa'da hem Amerika'da hukuk fakültelerinde seçimlik derslere giderek önem ve
ağırlık verilmektedir. Avrupa hukuku, sanat tarihi, sosyal antropoloji, kadın
hukuku, petrol hukuku, uzay hukuku, siyaset sosyolojisi, banka hukuku, patent
hukuku, uluslararası bilgisayar hukuku vb. derslerin seçimlik ders programına
dahil edilmesi önerilmektedir. Ancak, zorunlu derslerin öğrenim programında
ağırlık taşıması da bir gereklilik olarak vurgulanmaktadır. Dolayısıyla
seçimlik derslerin program içindeki yerinin % 20 veya % 30 olması üzerinde
durulmaktadır.
Hukuk
fakültelerinin kamu hukuku ve özel hukuk adıyla iki ayrı bölümde iki farklı
diploma vermesi de tartışılmıştır. Ancak bunun yarardan çok zarara neden
olacağı söylenebilir. Tek tip diploma hukuk öğreniminin amacına daha uygun
düşmektedir.
Öğrenci
harçları üzerinde durulurken, hem devletin hem de yerel yönetimlerin burs
programlarını geliştirmelerinin ve yaygınlaştırılmalarının yararlı sonuçlar
doğuracağı üzerinde durulmaktadır.
Lisans
üstü, master ve doktora çalışmalarına önem verilmesi bir zorunluluk olarak
kendisini göstermektedir. Günümüzde hukuk eğitimi diplomasının master ve
doktora diplomaları ve dereceleri ile desteklenmesinin bir zorunluluk haline
geldiği dikkati çekmektedir. Çünkü, gelişen ve farklılaşan toplum düzeninde
yalnızca hukuk lisansı diplomasının yeterli olmadığı anlaşılmış bulunmaktadır.
Günümüzde
başka ülkelerde olduğu gibi ayrıcalıklı özel üniversitelerin, klasik
üniversiteler zararına geliştiği dikkatleri çekmektedir.
Klasik
üniversite sisteminde fakültelere bu arada hukuk fakültelerine tüzel kişilik
tanınmasının hukuk öğreniminin gelişmesi ve kalitesinin yükseltilmesi
bakımından yararlı olacağı görülmektedir. Türkiye'nin deneyimlerinin bu
doğrultuyu gösterdiği söylenebilir.
Küreselleşen
dünyada yabancı bilim adamlarının hukuk fakültelerinde ders vermelerinin
sağlanması da hukuk öğretimini zenginleştirici bir faktör olarak
değerlendirilmektedir.
Ülkemizde
hukuk öğrenimini en olumsuz şekilde etkileyen bir faktör sık sık çıkarılan
öğrenci affı ile ilgili yasalardır. Bu tür yasaların normal durumdaki öğrenciyi
olumsuz etkilediği ve öğretimin kalitesini düşürdüğü söylenebilir.
Araştırma
görevliliğinin başka bir deyimle asistanlığın çekici hale getirilmesinin bir
zorunluluk haline geldiği dikkati çekmektedir. Çünkü öğretim üyesi olması
öngörülen en iyi öğrenciler artık araştırma görevliliğini tercih
etmemektedirler.
Öğretim
üyesinin anlatması ve öğrencinin dinlemesi temeline dayalı monolog yönteminin
yerine, öğretim üyesi ile öğrenci arasında diyalog kurulmasını öngören aktif
bir metodun kullanılması artık zorunluluk haline gelmiştir. Ancak bu konuda
başlangıcın orta öğretimde olması bir zorunluluktur.
Hukuk
öğrencilerine öğrenimin ilk yıllarında psikoloji, felsefe, sosyoloji, mantık,
siyaset teorisi gibi derslerin verilmesinin yararlı olacağı da unutulmamak
gerekir.
Yorum tekniğinin
ve yorum metodlarının örnekler kullanılarak açıklanması ve öğrencinin bu alanda
bilgilendirilmesi gereklilik kazanmıştır. Çünkü hukuk kuralının yorumu yalnızca
hukuk bilgisini değil aynı zamanda geniş bir sosyal bilgiyi, hayat bilgisini de
gerektirmektedir.
Bütün hukuk
fakültelerinde aynı ders programının uygulanmasının zorunlu olmadığı
söylenebilir. Farklı programlar hukuk öğrenimine zenginlik ve çeşitlilik
kazandırabilir. Bu arada Ankara Hukuk Fakültesinde daha önce zorunlu olarak
okutulan, fakat İstanbul Üniversitesi programında bulunmayan siyasi tarih
dersinin gene zorunlu hale getirilmesi düşünülebilir. Bir hukuk fakültesinden
başka bir hukuk fakültesine yatay geçiş yapan öğrenci, kayıt olduğu yeni
fakültede okumadığı derslerin fark sınavlarını verebilir. Böyle bir uygulamanın
da kendine özgü yararları olduğu söylenebilir.
Hukuk
öğreniminin süresinin uzatılmasının gerekli olup olmadığı üzerinde de
durulabilir. Bazı hukuk öğreticileri öğrenim süresinin 5 yıla çıkarılmasının
uygun olacağı görüşündedirler. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde de
fakülteyi 4 yıllık yasal süre içinde bitirenlerin çok fazla olmadığı
söylenebilir. Ancak bu konuda doyurucu bir sonuca ulaşmak için kapsamlı
çalışmalar ve anketler yapılması da gerekmektedir.
Yabancı
Hukuk fakülteleri öğretim üyelerinin fakülteye davet edilerek, dersler ve
konferanslar vermelerinin yararları üzerinde de durulabilir. Bu tür bir
uygulama hukuk öğretimini zenginleştireceği gibi, öğrencinin önünde yeni
ufuklar açılmasında da yarar sağlayabilir. Çünkü, misafir öğretim üyeleri
farklı görüşlerin ve düşüncelerin savunmasını yaparak hukukçunun hayat ufkunu
genişletebilirler.
Öğrencilerin
sanatsal, kültürel ve sportif faaliyetlerinin yoğunlaştırılmasında da yarar
vardır. Bunun yanında öğrenci etkinlikleri arasında gezilerin önemli bir yer
tuttuğu, öğrencilerin öğretim üyeleri ile birlikte katılacakları gezilerde
öğrenci-öğretim üyesi diyaloğunun güçleneceği söylenebilir.
Tek taraflı
anlatıma dayanan sistemin öğrenciye çalışma, araştırma, inceleme zevki ve
olanağı vermediği ve bu sistemde öğretimin yaratıcı bir özellik taşımadığı da
gözönünde tutulmalıdır. Hukuk öğreniminin temel işlevlerinden birisi öğrenciye
bildiğinden kuşku duyma, eleştirme, bildiğini başkalarının bilgisi ile
karşılaştırma yollarını öğretmek olduğu gözönünde bulundurulmalıdır. Bu arada
öğrenciye özet yapma, eleştirme ve tartışma alışkanlıklarının verilmesinin
hukuk hayatı bakımından önemli yararlar sağlayacağı belirtilebilir. Türkiye'de
hukuk öğrencilerinin hatta, fakülteden mezun olan hukukçuların sözlük kullanma
alışkanlığına sahip olmadıkları, bunun da hukuk öğretimi bakımından sakıncalar
yarattığı bilinmektedir. Öğrencinin sözlükten yararlanma alışkanlığını edinmesi
hem dava dilekçelerinin, hem mahkeme kararlarının daha iyi yazılmasını sağlayan
bir faktör niteliğini taşımaktadır. Merak, kuşku ve tartışma alışkanlıklarını
hukukçunun öğrencilik yıllarında kazanmasının faydaları açıktır. Ancak hukuk
eğitimi ile ilgili temel sorunun küçük sınıf sistemi olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır.
Hukuk
öğrencisinin iyi yetişmesi, mesleğini iyi yapabilmesi için özellikle büyük
merkezlerdeki sanat, kültür, , tiyatro ve konferans faaliyetlerini izlemesinin
teşvik edilmesi büyük önem taşımaktadır. İyi hukukçu olabilmek için geniş bir
kültürün çok okumanın gerektiği de gözönünde bulundurulmalıdır.
Fakülte
hukuk kitaplıklarının yeni kitaplarla zenginleştirilmesinin de bir gerçeklik
olduğu unutulmamalıdır. Yeni kitaplar, yeni bilgileri, yeni tartışma konularını
öğrencinin önüne getirmekte ve uyguladığı hukuku sorgulamasında yardımcı
olacaktır.
Hukuk
mesleğinde konuşmanın da önemli bir yere sahip olduğu oysa çok sayıda öğrenciye
eğitim veren klasik hukuk fakültelerinde öğrencinin hiç sözlü sınava girmeden,
fakülteyi bitirdiği bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Hukukçunun
kendi mesleğini yapmaya başlamadan önce bir kısım sözlü sınavlardan geçmesinin
de meslekteki başarısı bakımından önemli olduğu söylenebilir.
Öğrenciye
devlet kavramı ile ilgili bilgi verilmemesi de bazı eleştirilere neden olmaktadır.
Hukukun yalnızca hukuk kurallarından oluşmadığı hukuku meydana getiren ve
uygulayan devlet kavramının da özellikle ilk yıl öğrencileri için büyük önem
taşıdığı şüphenin dışındadır.
Öğrenci
sayısının çokluğu nedeniyle, özellikle klasik üniversitelerde test sisteminin
uygulanmasının da bazı zararları olduğu dikkati çekmektedir. Test sistemi
özünde hukuk öğrencisinin bilgi düzeyini denetlemek bakımından yetersiz ve
elverişsizdir. Dolayısıyla, sınavlarda bütün zorluklarına rağmen test
sisteminin değil klasik sistemin yararlı olduğu unutulmamalıdır.
Öğretim
üyelerinin tam gün çalışmalarının gerekli olup olmadığı da, hukuk öğretimi
bakımından önem taşımaktadır. Bu konuda birbirinden farklı üç ayrı görüş
savunulabilir. Birinci görüşe göre, öğretim üyesinin tam gün çalışması yani,
bütün çalışmasını üniversiteye hasretmesi zorunludur. Çünkü, bilimsel
faaliyetin tam gün çalışma sistemi dışında bir yöntemle verimli şekilde
yürütülmesi mümkün değildir. Üniversite dışındaki serbest meslek faaliyeti
öğretim üyesinin bilimsel çalışmaya gereken zamanın ayırmasını engellemektedir.
İkinci görüşe göre, öğretim üyesinin üniversite dışında serbest meslek
faaliyetinde bulunmasına müsaade edilmesi gerekir. Bu yaklaşıma göre hukuk
uygulamasından kopmuş olan bir öğretim üyesinin iyi hukukçu olması mümkün
değildir. Çünkü, hukukçu mesleğinin gereğini ancak hayat gerçekliği içinde
yerine getirebilir. Ancak bu yaklaşıma göre de, öğretim üyesinin fakülte içi
çalışma ile fakülte dışı çalışma arasında bir denge kurması gerekir. Üçüncü yaklaşıma
göre öğretim üyesine dışarıda serbest meslek faaliyeti icra etme yetkisinin
verilmesi sakıncalıdır. Bununla birlikte öğretim üyesinin fildişi kulede
oturmasını ve hayattan uzak kalmasını önlemek için teori ile pratiği
birleştirebilecek başka bir yöntem üzerinde durulabilir. Bu yönteme göre, hukuk
fakültesi öğretim üyelerine Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerde
çalışma imkanı verilmelidir. Bu amacı gerçekleştirmek için de, Anayasa ve
Kanunlarda gerekli değişikliklerin yapılması üzerinde durulabilir. Öğretim
üyesinin yüksek yargı organlarında belirli sürelerle çalışması hem öğretim
üyesinin hayattan kopmasını önleyecek hem de yüksek yargı organlarının öğretim
üyesinin bilgisinden yararlanmasına olanak verecektir.
Genel
anlamda eğitimin ve hukuk eğitiminin temeli olarak laiklik ilkesinin büyük önem
taşıdığı unutulmamalıdır. Türkiye'de laiklik Amerika Birleşik Devletleri'nde
görülen sekülarizmden (secularism) farklıdır. Cumhuriyetin kuruluşunda Amerikan
sekülarizmi değil Fransız laisizmi temel alınmıştır. Sekülarizm dini, siyasi
baskılar veya iktisadi nedenlerle Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eden
insanların benimsediği dünyevileşme olarak anlaşılması gereken bir ilkedir.
Amerikan sekülarizminin Fransız laizmi ile karıştırılmaması gerekir. Amerika'ya
göç eden insanlar feodalizmi ve din savaşlarının sorunlarını yaşamamışlardır.
Bu nedenle sekülarizm ve laisizmi iki ayrı kavram olarak değerlendirilmek
gerekir. Ülkemizde Cumhuriyet kurulurken ve milli egemenlik ilkesi yeni
devletin temeli olarak kabul edilirken Fransız modeli gözönünde
bulundurulmuştur. Gene unutmamak gerekir ki, Türkiye Avrupa'da görülen dinde
reform sürecini yaşamamıştır. Dini inanç farklılıklarının bir engel olmaktan
çıkmasında ve vatandaşlar arasındaki ayrımcılığın reddedilmesinde laiklik
ilkesinin hayati önem taşıdığı unutulmamalıdır.
Türkiye'de
devlet, laik niteliğini koruduğu sürece hukuk da laik olarak varlığını
sürdürür. Eğer devlet laik olmazsa hukuk düzeni de laik olamaz. 1928 yılından
itibaren uygulanan 1937 yılında Anayasaya giren laiklik ilkesi sadece devletin
ve hukukun değil, aynı zamanda hukuk eğitiminin de temeli olmak özelliğini
sürdürmektedir ve sürdürmesi de gerekmektedir. Laiklik ilkesi dinin devlete
müdahale etmemesini fakat, devletin dini hayatla ilgili düzenlemeler yapabilme
yetkisine sahip olmasını öngörür.
|